Zaman hızlandı mı, yoksa biz mi kendimizi zamana kaptırdık?
Artık kimse yürümüyor; herkes yetişiyor. Nereye, niye, kime… Orası pek belli değil.
Bir mesaj yazıyoruz, karşı taraf iki dakika geç cevap verse içimiz daralıyor. Video izlerken 1.25 hız yetmiyor, 1.5’a alıyoruz. Kahve bile “hızlı” olmalı; beklemek neredeyse bir kusur gibi.
Sanki hayat, sabredenleri değil; acele edenleri ödüllendiriyormuş gibi bir illüzyonun içindeyiz.
Oysa en büyük kayıplar, acele kararların hatırasıdır.
Ve en derin pişmanlıklar, “biraz daha dursaydım” cümlesinin gecikmiş versiyonudur.
Bir haberi okumuyoruz, başlığıyla hüküm veriyoruz.
Bir insanı tanımıyoruz, ilk izlenimiyle yargılıyoruz.
Bir fikri anlamıyoruz, etiketleyip geçiyoruz.
Hız, düşünmenin düşmanıdır.
Çünkü düşünmek; durmayı, tartmayı, sindirmeyi ister.
Biz ise artık “hemen olsun” nesliyiz.
Sabır, modası geçmiş bir erdem gibi muamele görüyor.
İronik olan şu:
Bu kadar hızlandık ama hiçbir yere varamadık.
Koşturuyoruz ama tatmin yok.
Tüketiyoruz ama doymuyoruz.
Konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz.
Yavaş kalmak ise geri kalmak değildir.
Bazen yavaşlamak; görmek demektir.
Duymak, anlamak, fark etmek demektir.
Bir ağacın büyümesi hızlı değildir ama köklüdür.
Bir insanın olgunlaşması ani değildir ama kalıcıdır.
En kıymetli şeyler hep yavaş olur; çünkü emek ister, sabır ister, zaman ister.
Şimdi kendimize sormamız gereken o sade ama rahatsız edici soru şu:
Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece yetişiyor muyuz?